Hapiste olmamın bir nedeni de sensin ve Tolstoy, Marx, Balzac, Ahmedê Xanî, Lenin, Che, Dickens, Nazım Hikmet, Ahmed Arif !

Edirne F Tipi Cezaevi’nde Kasım 2016’dan bu yana tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Alman yayın kuruluşu Westdeutscher Rundfunk COSMO aracılığıyla Almanya’dan 11 yazar ve gazetecinin sorularını yanıtladı. 

Yönetmen Fatih Akın, yazarlar Günter Wallraff ve Navid Kermani, gazeteciler Can Dündar, Fulya Canşen, Frederike Geerdink, Sven Lorig, Dunja Hayali, Gor Yeranyan, Mark Lowen, Hasnain Kazim, Nadja Kriewald ve eski Amedspor oyuncusu Deniz Naki‘nin gündeme ve kendisine ilişkin sorularına cevap veren Demirtaş, Batı Almanya’daki insan hakları ihlalleri ve yabancı düşmanlığını anlatan  “En Alttakiler” kitabının yazarı Günter Wallraff’ın sorusuna espirili bir dille yanıt vererek “Hapiste olmamın bir nedeni de sensin, bir de Tolstoy, Marx, Balzac, Ahmedê Xanî, Lenin, Che, Dickens, Nazım Hikmet, Ahmed Arif!” dedi. 

Demirtaş’a sorulan sorular ve yanıtları şu şekilde:

“Orta pişmiş steaklerinizde, keyifle içtiğiniz şaraplarınızın bir kısmında nefretle baktığınız mültecilerin hakkı var”

Nadja Kriewald, n-tv program yapımcısı ve sunucusu

Sayın Demirtaş, ben Nadja Kriewald, Alman haber kanalı n-tv’nin sunucusuyum. Sizinle 2015 yılında bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın en büyük korkusu, Türkiye’nin kapıları açması. Mülteci sorunu Türkiye ile yapılan anlaşmaya rağmen hala çözülemedi. Sizce nasıl çözülmeli?

Demirtaş: 

Merhaba sevgili Nadja,

Bir insan hakları avukatı ve demokrasiye gönülden bağlı bir siyasetçi olarak öncelikle sorunun kavramsallaştırılmasına değinerek cevap vermek istiyorum. Siz dahil birçok insanın niyetinden bağımsız ama genelde sıkça yapılan bir kavram hatasıdır “mülteci sorunu” tanımı. “Kürt sorunu”, “Kadın sorunu”, “Ermeni sorunu” gibi kavramsallaştırmalar da hatalıdır. Çünkü bu tür adlandırmalar sorunun mağduru olan özneyi sorunun kendisiymiş gibi tarifliyor. Mesela Nazi ırkçılığının yol açtığı soruna ve yıkıma “Alman sorunu” denilebilir mi? Ya da “Yahudi sorunu” diye kavramsallaştırılabilinir mi? Elbette hayır. Dolayısıyla sorunun adı “mülteci sorunu” değil “zorla yerinden edilme” sorunudur. Konuyu bu şekilde tariflemek, sorununun nedenleri ve çözümleri hakkında daha gerçekçi, daha adil bir perspektif ortaya koymamızı kolaylaştırır.

Bu giriş ekseninde şimdi hep birlikte soralım; kim, kimi neden zorla yerinden göç ettirdi? Her bir Avrupalının, Kanadalının, ABD’li veya Türkiyelinin bu soruyu kendine, hükümetine, devletine sorması ve hakikatle yüzleşerek adil bir cevap vermesi gerekir.

Evet, Almanya dahil tüm Avrupa, II. Dünya Savaşının yol açtığı yıkımın sonrasında büyük emekle yeniden ve daha güçlü ayağa kalktı. Bu elbette takdire şayan bir başarıdır. Avrupa halklarının kendi çabası ve mücadelesiyle yepyeni bir Avrupa inşa etmesi insanlığın gurur kaynağıdır. Bunu önemsiyorum ve çok anlamlı buluyorum. Eminim her Avrupalı da bundan gurur duyuyor ve haklı olarak övünüyordur. Burada bir sorun yok, bence de haklılar. Ama her Avrupalı bugün yaşadığı şehirlerin, kasabaların modern inşası, kişi başına düşen gelirin dünya ortalamasının üzerinde olması, güvenlik içinde yaşama şansını yakalamış olması gibi refah olanaklarının başka toplumların, başka coğrafyaların yıkımı, sömürüsü sayesinde olduğunun farkında mı? Avrupa’da üretilip tüm dünyaya satılan silahlardan elde edilen gelirle Avrupa halkları hızlı trene binme olanağı yakalarken, bu silahların satıldığı coğrafyadaki halklar ise girecek bir tabut bile bulamadan milyon milyon can verdiler. Ya da modern sömürgecilik faaliyeti altında Afrika’nın, Ortadoğu’nun, Asya’nın madenleri, yer üstü zenginlikleri Avrupalı şirketlerce talan edilirken o coğrafyanın halkları açlıktan kırıldılar, Avrupa halkları ise pırıl pırıl restoranlarda orta pişmiş bifteklerine kırmızı şarap mı, beyaz şarap mı iyi gider telaşına düştüler. 

Uzatmayayım, son 300 yıllık vahşi sömürgecilik uygulamaları ile son 70 yılın neo-liberal sömürgeciliği dünyanın bir kısmını viraneye çevirirken bir kısmını refah coğrafyasına dönüştürdü. Şimdi kimilerinin sorun, tehdit ve tehlike olarak gördüğü, tiksindiği, ürktüğü o mülteciler var ya, 300 yıldır kendilerinden çalınan mallarının peşinden Avrupa’ya, ABD’ye, Kanada’ya geliyorlar. Bindiğiniz hızlı trende bu tiksinilen mültecilerin payı var, orta pişmiş steaklerinizde, keyifle içtiğiniz şaraplarınızın bir kısmında nefretle baktığınız mültecilerin hakkı var.

Çözüm mü? Çok basit, ya hızlı trenlerinin, steaklerinizi ve şaraplarınızı o malların ortaklarıyla yani mültecilerle severek paylaşırsınız veya 300 yıldır onlardan çaldıklarınızı ülkelerine iade eder, onların da kendi topraklarında demokratik yönetimler, refah toplumu inşa etmelerine canı gönülden yardım eder ve ülkelerine dönmelerini teşvik edersiniz. Avrupa devletlerine ve hükümetlerine yapacağım en adil çağrı bu olur.

Bunun dışındaki tüm çözüm arayışları dışlayıcıdır, ötekileştiricidir, inciticidir ve geçicidir. Zaten Erdoğan hükümeti dahil tüm Avrupa hükümetleri mültecileri siyasi bir pazarlık, şantaj unsuru olarak görüp güvenlik meselesi olarak ele alıyor. Oysa mültecilere yaşatılan trajedi tarihseldir ve bir adalet ve eşitlik sorunudur. Bunun için de Avrupalı demokratlar kendi toplumlarında mülteci karşıtlığı politikaları karşısında evrensel adalet ve eşitlik savunması içerisinde olmalı, küresel sömürü politikalarına temelde karşı çıkmalıdır. Yoksa başkalarının evini başına yıkıp sonra da niye bizim eve sığındılar demenin haklı bir tarafı yok ence.

“Kendi hükümetlerinizin iki yüzlülüğünü teşhir edin”

Navid Kermani, İran asıllı Alman yazar: 

Benim size iki sorum olacak. Birincisi, siz hâlâ Avrupa’ya inanıyor musunuz? Kavram olarak Avrupa sizin için ne anlam ifade ediyor? İkinci soru, biz Avrupa’da yaşayanlar, Türkiye’deki özgürlük mücadelesine katkı sunmak ve yardımcı olmak için neler yapabiliriz? Avrupa Birliği bu konuda neler yapabilir? 

Demirtaş: 

Merhaba sevgili Navid, ilk soruda Nadja’ya cevap verirken özellikle geniş ve uzun açıklamalar yapma ihtiyacı duydum ki, sonraki sorulara da cevap verirken kolaylık sağlasın. 

Şimdi, az önceki cevaba bakarak lanetlenmesi gereken bir Avrupa profili tarifledim gibi algılanmasın. Avrupa modernitesi, tarihten dersler çıkararak yine bir aydınlanma hamlesiyle insanlık adına umut da yarattı. Bilim, sanat, edebiyat, insan hakları, demokrasi, şehirleşme ve benzeri konularda çok ileri noktalara gelmeyi başardı. Bunların hepsi ve daha fazlası insanlığın ortak kazanımıdır. Fakat bileşik kaplar misali, Avrupa bu gelişmesini kısmen dünyanın yoksul bırakılmış coğrafyalarının yıkımı, sömürüsü üzerine sağladı. Dünyanın bir bölgesinde kaplar dolarken bir bölgesinde kaplar boşaldı. Avrupa bu haliyle hep kendine demokrat, kendine özgürlükçü oldu. Örneğin ben genç bir avukatken birçok Avrupalı sivil toplum örgütünden mülteci hakları eğitimi aldım. Yani Avrupalılar bize mültecilerin haklarını, hukukunu öğretiyordu. Ama ne zaman ki mülteciler Avrupa sınırına dayandı işte bize o eğitimleri veren Avrupalılar mültecileri Akdeniz’in karanlık sularına gömmeye başladılar. Yunanistan hükümeti benim şu anda tutulduğum cezaevine 10 km ötede her gün mültecileri döverek, işkence ederek, çırılçıplak soyup paralarına da el koyarak Türkiye’ye püskürtüyor. Bulunduğum cezaevi bu şekilde Türkiye’ye itilen ve burada tutuklanan mağdurlarla dolu maalesef. Aynı Avrupa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aracılığıyla hakkımda ağır ihlal ve salıverme kararı verdi ve Türk hükümeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu kararını tanımadığını açıkladı. Siz Erdoğan’ın yerinde olsanız bu Avrupa’nın hukukunu dikkate alır mıydınız? Erdoğan da dikkate ve ciddiye almıyor zaten. 

Ben Avrupa’ya değil, Avrupa’da direnen halklara, siyasi gruplara, kişilere inanıyorum.

Benim ve bizim için bir şeyler yapmak istiyorsanız kendi hükümetlerinizin iki yüzlülüğünü teşhir edin, onların sömürü politikalarına karşı çıkın. Mülteci pazarlığı yapmak için Erdoğan gibi bir otoriterle her fırsatta el sıkışmalarını teşhir edin. Siz bizi kurtaramazsınız, biz de sizi. Ama birlikte mücadele edip birlikte kurtulabiliriz. Yani ya hep beraber ya da hiç! 

“Açık veya örtülü ırkçılık kendiliğinden ortadan kalkmaz”

Fatih Akın, yönetmen

“Sayın Selahattin Demirtaş. Öncelikle geçmiş olsun size. Benim size iki sorum olacak. Türk toplumunda Kürt halkına karşı önemli oranda ırkçılık gösteriliyor. Siz bunu biliyorsunuz. Irkçılık kayda geçen bir şey değil, toplumda, çoğunlukta geçen bir şey. Bunu kendi ailemde de görüyor, yaşıyorum. 

Kendi ailemde geçiyor diye, zannediyorum ki ırkçılık bir ikna meselesi. Bunları ikna edebilirim diye… Sorum şu, sizin Kürtlere yönelik ırkçılığa karşı stratejiniz ne olabilir? Irkçıları nasıl ikna edebiliriz? İkincisi kişisel bir soru. Siz şu anda mahkumsunuz, kişisel olarak yani Fatih Akın olarak size nasıl yardım edebilirim?

Demirtaş: 

Merhaba sevgili Fatih, sevdiğim bir yönetmenle röportaj aracılığıyla da olsa sohbet etmek çok güzel  Irkçılık bir bilinç sorunudur bence. Ama toplumun ırkçılığa karşı bilinçlenmesi sadece okullarda verilecek eğitimle olmaz. Tam demokratik yönetim, şeffaf, hesap verebilir hükümet ve devlet, ideolojiden arındırılmış eğitim, sağlıklı işleyen adalet ve yargı sistemi, gelir dağılımında adalet, özgür, basın-medya ve en önemlisi geçmişle yüzleşme, hesaplaşma olmalı. Yoksa açık veya örtülü ırkçılık kendiliğinden ortadan kalkmaz. Biz de bunlar için mücadele ediyoruz zaten.

Bize nasıl yardım edebileceğini gelince, sen güzel filmler çekmeye devam et Fatih, toplumsal sorunlara, acı gerçekliğimize, çözümlere dair iyi filmler çek. Senin işin bu ve işini çok iyi yapıyorsun. Herkes işini iyi yapsa her şey daha güzel olacak zaten.

“Ne yaparlarsa yapsınlar boyun eğmiyorum, işlemediğim sözde suçlar için af dilemiyorum”

Sven Lorig, ARD sunucu

Üç çocuk babası olarak soruyorum. Sizi hapishanede ziyaret eden çocuklarınıza nasıl umut aşılıyorsunuz?

Gençliğimde ikiye bölünmüş vatanım Almanya’nın doğu ve batısının bir gün barış içinde bir arada yaşayacağını hayal bile edemezdim. Sonra duvar yıkıldı ve biz o günden beri, barışçıl tek bir Almanyayız. Siz de Türkler ve Kürtler arasında bir gün barışın mümkün olacağına inanıyor musunuz?

Demirtaş: 

Merhaba Sven, sabahları ekranlardan bütün Almanya’ya umut ve neşe yaydığını duydum. Bu dehşet dünyada, bunca rezaletin, bataklığın arasında bunu nasıl başarıyorsun acaba? Çok kolay olmadığına eminim çünkü ben de buradan aynısını yapmaya çalışıyorum. Bunu ekrandan veya bir hücreden yapmak arasındaki fark, sana bunun için para bana ceza veriyor olmalarıdır herhalde. Yoksa seninle aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz. 

Çocuklarıma, tüm çocuklara ve gençlere her türlü haksızlık karşısında dik durarak, direnerek umut olmaya çalışıyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar boyun eğmiyorum, işlemediğim sözde suçlar için af dilemiyorum, tersine “suçluyorum” tıpkı Emile Zola gibi suçluyorum. Bu şekilde ayakta kalıyorum zaten. Programına konuk alıyor musun bilmiyorum ama belki bir sabah misafirin olurum ve daha uzun konuşuruz .

Tüm izleyicilerine sıcak selam, sevgilerimi ilet lütfen.

“Bu kirlenmeye karşı elimizde güçlü bir deterjan da var; alın teri”

Can Dündar, gazeteci-yazar

Hep günceli yorumluyoruz, ama sonrası da zor görünüyor. Kimileri, bu enkazın birkaç kuşakta kalkmayacağına inanıyor. Sizce tahribatın boyutu ne, bu enkaz ne kadarda kalkar? İçerde “Erdoğan sonrası Türkiye’ye dair bir fikri hazırlık yapıyor musunuz?

Demirtaş: 

Merhaba Can, sevgili dostum, senin için burada para ödülü koydular, biliyorsundur. Sanırım gri listedesin artık, seni her yerde arıyorlar. Fakat bana kalırsa hep yanlış yere baktıklarından bulamıyorlar. Oysa sen ve on binlerce siyasi sürgün halkın beyninde, kalbindesiniz, oraya bakmayı akıl edemiyorlar. Böylece yerini ihbar etmiş oldum, para ödülünü almak için başvursam mı acaba? 

Evet Can, Türkiye’deki enkaz seçim sabahı hemen ortadan kalkmayacak, bu bir gerçek. Ama bir yerden başlamamız gerekiyorsa o da seçimdir. Sonrasında yapacak çok iş var, buna dair seçimden daha çok kafa yorduğumdan, yeni projeler ve çözümler üstünde çalıştığımdan emin olabilirsin. Türkiye’de her şey çok fazla kirlendi dostum; doğayı kirlettiler, siyaseti, yargıyı, medyayı, üniversiteleri kirlettiler. Ahlakı, vefayı sevdayı, şiiri, şarkıyı, neşeyi, hüznü kirlettiler. İnsanı kirlettiler Can.

Temizlemek, arınmak, arındırmak çok zaman alacak ama başka çaremiz, başka yolumuz yok. Ben geleceğe dair çok umutluyum, kof ve boş bir umut değil benimkisi. Çünkü tüm bu kirliliğin içinde halen kararlılıkla direnen milyonlar var, Kürtler, Türkler, Aleviler, Sünniler ve en çok da gençler ve kadınlar var Can. Hepsini tanır ve iyi bilirsin, ölürler geri adım atmazlar. Bu kirlenmeye karşı elimizde güçlü bir deterjan da var: Alın teri. Alın teriyle başaracağız dostum. Oradaki tüm “haydutlara” çok selam, sevgilerimizi ilet lütfen.

Dunja Hayali, ZDF sunucu:

Hiç boyun eğmeyi düşündünüz mü? Suçsuz olduğunuzu iddia ediyorsunuz ve buna rağmen hapiste kalmakla nasıl baş ediyorsunuz? 

İstanbul’da ve Türkiye genelinde siyasi hava değişiyor, bu size bir gün adalete kavuşacağınıza dair umut veriyor mu?

Demirtaş: 

Selam Dunja, sanırım sen de sabah programı sunuyorsun. Sven’in programına gelmişken belki sen de beni konuk edersin. Ben de kendini zorla programa davet ettiren şirret konuklara benzemiş gibi hissettim şimdi. Üç soruna üç kısa cevap vermek istiyorum. 

Hayır, asla tek bir saniye bile düşünmedim zaten anatomik olarak bizim gibilerin boynu eğilmiyor. İstesek de olmuyor, eğilmeyen boyun yapmışlar bizim için.

Ben suçsuz olduğumu iddia etmiyorum Dunja, ben suçsuz olduğumu biliyorum, onlar benim suçlu olduğumu iddia ediyor. Suçlu olmak daha ağırdır Dunja, suçsuzken, vicdanın rahatken hapis yatmak daha kolaydır. Burada hiç kabus görmüyorum mesela, hep tatlı rüyalarla uyanıyorum. Kabusu bizi buraya attıranlar görüyor. Ben iyiyim yani merak etmeyin 

Evet, tek umudumuz bu zaten. Ve biz buradaki mücadelemizle ülkedeki siyasi havanın değişmesine destek oluyoruz zaten. Yani halkın ve bizim özgürlüğümüz göbekten birbirine bağlıdır. Biz hep beraber kurtulacağız, biliyoruz, eminiz.

“Hapiste olmamın bir nedeni de sensin ve Tolstoy, Marx, Balzac, Ahmedê Xanî, Lenin, Che, Dickens, Nazım Hikmet, Ahmed Arif !”

Günter Wallraff, yazar – gazeteci: 

Ülkeyi tek başına yöneten Erdoğan’ın İstanbul seçimlerinden sonra, ekonomiyi de alt üst eden siyaseti yüzünden günleri sayılı görünüyor. Türkiye’nin demokrasiye geri döneceğini düşünüyor ve diliyorum. Muhtemelen İmamoğlu cumhurbaşkanı olacak.. Kürt halkının dillere destan umudu olmanın dışında, samimi barışçıl karakterinizle, belki Türkiye’nin Nelson Mandelası olarak siz de hükümette görev alacaksınız. Keyfiliğin, insan hakları ihlalleri ve devlet şiddetinin gündemde olduğu Türkiye nasıl yeni bir başlangıç yapabilir?

Demirtaş: 

Merhaba Günter, senin kitabını ilk okuduğumda 17-18 yaşlarındaydım, “En Alttakiler” den söz ediyorum. Çok etkilenmiştim ve benim bugün hapiste olmanın nedenlerinden biri de sensin. Bir de Gorki, Tolstoy, Marx, Balzac, Ahmedê Xanî, Lenin, Che, Dickens, Nazım Hikmet, Ahmed Arif gibiler de var ama ben hepinizi tek tek burada saymak istemiyorum. 

Soruna gelince değerli dostum, Can Dündar’ın sorusuna verdiğim cevapta da belirttiğim, gibi geleceği yeniden inşa etmek kolay olmayacak. Bire bir benzetme veya kıyaslama olarak almayın lütfen ama 1940-50’ler Almanya’sının bu günlere evrileceğini o karanlık dönemlerde kim hayal edebilirdi ki? Ancak deliler bunu iddia edebilirdi.

Biz çağımızın delileriyiz Günter, benim gibi milyonlarca deli var Türkiye’de. Yaptığımız hiç de akıllıca bir iş değil, zalim bir otoriter adama meydan okuyoruz ve yeni bir hayat inşa edeceğimizi iddia ediyoruz. İşte buna zır delilik denir. Ama unutmayalım. Dünyayı hep “akıllılar” yıktı “deliler” yeniden inşa etti. Biz de kendi dünyamızı yeniden inşa edeceğiz, yakında Türkiye’de görüşmek üzere Günter.

Frederike Geerdink, serbest gazeteci: 

Selahattin Bey, siz cezaevinde yeni bir meslek edinebildiniz mi? Gültan Kışanak mesela senaryo yazıyor, ben duydum ki Sırrı Süreyya O’na öğretiyormuş. Gülten Hanım gibi pratik bir şey olabilir mesela, özel bir şey de olabilir. Düşünürken, konuşurken, yepyeni bir meslek öğrenmiş olabilirsiniz. 

Demirtaş: 

Merhaba Frederike, nasılsın? En son buradan sınır dışı edildiğini duydum. Senin inadına, ısrarına hep hayran kalmışımdır, kapıdan kovsalar bacadan, bacadan kovsalar pencereden giriyorsun ve hep ezilenlere yardım etmenin bir yolunu buluyorsun. Seninle en son ben İHD’deyken görüştük diye aklımda kalmış, umarım yakında yine görüşürüz. 

Cezaevinde yeni bir meslek edinebildim mi diye sormuşsun. Benim asıl ve ilk mesleğim su tesisatçılığıdır ve halen iyiyimdir bu konuda, sonra avukat oldum, cezaevinde de azıcık yazar oldum. Son zamanlarda keman da çalıyorum burada, bağlamayı ise zaten çalabiliyordum. Pandemi nedeniyle buradaki berber salonu kapanınca iki yıl kendi saçımı ve hücre arkadaşımın saçını kesmeyi öğrendim. Kuaför oldum mu diye sorsan evet ama sadece kendi saçımı kesebiliyorum. Dükkan açsam tek müşterisi ben olabilirim yani.

Fulya Canşen, WDR-COSMO editör: 

Merhaba Selahattin Demirtaş, yine bir seçimin eşiğindeyiz. HDP belediye seçimlerinde İstanbul’da CHP’ye bir jest yaptı. Karşılığını aldı mı? Benzer bir jesti yine yapmak gerekli mi?

Demirtaş: 

Merhaba Fulya Hanım,

HDP son yerel seçimlerde kimseye jest yapmadı aslında, demokrasi mücadelesinin büyümesi, otoriter rejimin gerilemesi için üstüne düşen tarihi görevi, sorumluluğu yerine getirdi. Bundan sonra da HDP aynı sorumluluk duygusuyla, bilinciyle hareket edecektir.

“İnsan hakları ya hepten vardır veya yoktur”

Hasnain Kazim, eski Der Spiegel İstanbul muhabiri:

Sevgili Selahattin Demirtaş, biliyorsunuz ikinci kez yapılan İstanbul seçimleri CHP lehine pozitif olarak sonuçlandı. Tabii ki bu AKP ve Erdoğan için açık ve acı bir yenilgi oldu. Bu durum karşısında başka bir gerçeği teslim etmek gerekir ki, şayet, Erdoğan bu seçim sonuçları bundan birkaç yıl öncesinde, deyim yerindeyse 10 yıl öncesinde yaşasaydı bu durumu kabullenmeye hazır olmayacaktı. Benim merak ettiğim konu, Erdoğan’ın bu seçimle gitmesi mümkün mü? 

Demirtaş: 

Selam Hasnain,

Erdoğan seçimle geldi seçimle gidecek, başka bir ihtimal yoktur. Bunu görmek için sadece dört ay daha beklememiz gerekecek. Seçim sonucunu tanımayan olursa halk da onu tanımaz, darbe yapmaya kalkanın sarayını başına yıkar.

Mark Lowen, eski BBC İstanbul muhabiri:

Size sorum, Batılı ülkelerin ve liderlerin devam eden tutukluluğunuz ile ilgili olarak neler yapmasını, ne gibi yaptırımlarda bulunmasını isterdiniz ve sizce onların baskısı Türkiye hükümetinin kararlarını etkileyebilir mi?

Demirtaş:

Merhaba Marki

Soruna çok açık cevap vermek istiyorum Mark, lafı hiç dolandırmayacağım. Diyojen’e atıfla: “Batılı liderler gölge etmesin başka ihsan istemiyoruz.”

Erdoğan’la bu kadar iş tutmasalar, kirli anlaşmalara imza atmasalar bize yeterdi. Doğrudan destek beklemiyorduk ama köstek olmasaydılar iyi olurdu.

Gor Yeranyan, gazeteci: 

Merhaba sevgili Selahattin Demirtaş, ismim Gor Yeranyan, Ermenistanlıyım. Civilitas Vakfı’nda gazeteci olarak çalışıyorum. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Ermeni Soykırımı’nın tanınması, bireysel haklar ve insan hakları, Kürtlerin ve diğer azınlıkların eşit haklar için mücadelesini ayrı konular olarak mı değerlendiriyorsunuz yoksa tüm bu mücadeleleri birbiriyle bağlantılı bir şekilde mi ele alıyorsunuz?

Demirtaş: 

Selam Gor,

İnsan hakları bir bütündür, demokrasi de öyle. Kişiye, gruba, sınıfa, cinsiyete, kimliğe, coğrafyaya göre bölünmez, istisnalar uygulanmaz. İnsan hakları ya hepten vardır veya yoktur. Bir toplumda birileri için demokrasi-insan hakları varken birileri için yoksa orada hiç kimse için bu değerler yoktur. Kürdün, Ermeni’nin, Alevinin, Türkün yani herkesin hakkı, hukuku teslim edilmeden, eşitçe yaşamaları güvence altına alınmadan ve tüm bunlar için geçmişle yüzleşme sağlanmadan toplumsal adalet gerçekleşemez.

Deniz Naki, futbolcu: 

Sayın Selahattin Demirtaş’ı saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Hakemler de hakimler de hükümler de hileli. Bir gün bu hukuksuzluğa alet olanlar yargılanacak mı?

Demirtaş: 

Merhaba Deniz, kısmet buradan haberleşmekteymiş. Halen futbola devam ediyorsundur umarım? Dilerim yakın zamanda tekrar görüşürüz. Herkese çok selam söyle lütfen.

Sorunun cevabına gelince.

Valla senin ve futbol taraftarlarının sıkça canını yakan hakemleri bilmem ama bizim ve milyonların canını yakan hakimler çok yakında sanık sandalyesine oturacaklar. Mücadelemiz bunu sağlayacak Deniz, bu seçimde halkımız faşizme iyi bir gol atacak merak etme .

Son olarak hücre arkadaşım ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanıyken benim gibi siyasi bir kumpasla tutuklanan Dr. Adnan Selçuk Mızraklı’nın da hepinize, Almanya’da yaşayan herkese selam, sevgilerini iletiyorum.

Bildiğim tek Almanca cümle ile bitireyim:

Ich liebe dich.


Yayının Türkçesi için tıklayın
Yayının Kürtçesi için tıklayın

 

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *